• Arkadaşlarım

"Son Yazı" Sahnedeydi

Perşembe, Nisan 10, 2008 · Kategori: Tiyatro



      Ölümünün ardından 1 sene geçen Hrant için ve bu ülkede bir türlü yerini bulamamış adalet için, geçen hafta başvuru yapmadığımız gerekçesiyle “yasalar gereği” oynayamadığımız Son Yazı isimli oyunumuzu, dün Sınırsızlık Meydanı’nda çok sayıda tiyatro severle paylaştık. Perşembe pazarı olması dolayısıyla diğer günlerden çok daha fazla “gelen geçen”i barındıran Sınırsızlık Meydanı’ nda, insanların merak edip, ellerindeki pazar poşetlerini bir kenara bırakıp, bizi izlemeye çemberin içine sokulması güzeldi. Evet, tiyatro özgür olmalı, kimseden izin almamalı, kimse onu denetlememelidir ama biz mecbur kılındığımız prosedürü uygulamak zorunda kalsak ta 2 aydan beri hazırladığımız oyunu sergileyebilmenin mutluluğunu yaşıyoruz.                                                                                        

                                                                    (22.02.2008 Duvar Sahnesi)

CIMG0953.JPG

SAKINCALI BİR İŞ: TİYATRO

Perşembe, Nisan 10, 2008 · Kategori: Tiyatro


      Biz Duvar Sahnesi oyuncuları olarak 2004’den bu yana Muğla’da tiyatroyu yaşatmayı çalışıyoruz. Bizce sanat toplumdaki tüm karanlıkların üzerine cesaretle gidebilmeli, toplumun bütün çürümüşlüklerinin üzerine inatla gidip onları değiştirip dönüştürebilmelidir. Daha önce de vurguladığımız gibi biz duvarımızı bütün bu karanlığın ve çürümüşlüğün önüne örmeye çalıştık. Bu amaçla geçen sene Yatağan ve aslında tüm dünya halkı için önemli olan termik santralin yaydığı zehrin acı sonuçlarını aktarmaya çalıştık. Kara Örtü isimli oyunumuzu Yatağan sokaklarında sergilerken gördük ki aynı gün düzenlenen panelden daha çok kişiye kahvehanelerde, pazaryerinde ve caddelerde ulaşabildik. Panele konuşmacı olarak katılan

Akademisyenlerden biri bizi bu oyun için tebrik ederken aynı akademisyenin daha önce üniversite içinde oynadığımız savaş karşıtı oyunda geçen Goran Bregoviç’in Ederlezi şarkısından sonra “oyunda neden Kürtçe parça söylediniz? (!)” diyerek bize tepki göstermesi ise tamamen bir çelişkiydi.  

      Sokaktaydık çünkü insanların içindeydik. Sohbet ettik onlarla, dertlerini dinledik. Tabi ki insanların içinde onlarla buluşarak seslerine ses olmak bazı kesimlerin de istemeyeceği bir şeydi. Muğla’da tiyatro sadece salonlarda belli bir kesimin izlediği sanat dalına dönüşmüştü. Biz de tiyatroyu her kesime ulaştırabilmek için ‘ her zaman her yerde tiyatro’ görüşünden hareketle her fırsatta açtık perdelerimizi sokaklarda. Sanat kişilerin kendilerini özgürce ifade etme yollarından sadece bir tanesidir ve bu özgürlüğün hiçbir şekilde ya da koşulda kısıtlanmaması gerekir. Biz tiyatrocuyuz, oyuncuyuz, tiyatro yapıyoruz kimden niçin izin alıyoruz? Kim bizim oyunlarımızı hangi kriterlere göre değerlendirip, denetleyebilir? Denetleniyoruz. Denetlenmekle de kalmıyoruz aynı zamanda fiziksel ve simgesel şiddette de maruz kalıyoruz. Bu durum aslında hem biz tiyatro oyuncularını hem de bizi izlemeye gelen seyircilerimizi de etkiliyor ve baskı altına alıyor. Oyunlarımızı ellerinde silahlar ve kalkanlar, yüzlerinde gaz maskeleri olanların yarattığı korku çemberinde oynamak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla bu durum seyircimizin de bu korku çemberinden payını almasına neden oluyor. Tiyatroyu fildişi kulelerden çıkartıp halkın ayağına götürmeyi şiar edinen bizlerden seyircilerde uzaklaşmaya başlıyor böylece.  

      Geçen sene 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde Muğla’nın çeşitli yerlerinde oyunlarımızı sergileyip tiyatrolar gününü insanların içinde, ait olduğu yerde kutlamayı istedik ama onlara göre bizim yaptığımız iş o kadar sakıncalıydı ki etkinliğimize ancak şehrin dışındaki bir parkta izin verebildiler (!).

      Yine geçen sene 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde ‘Kadın Olmak’ isimli oyunumuzu ve zamanında kitap yakan darbecilerin Muğla Üniversitesi Kütüphanesine kitap bağışlamasına karşılık ‘Darbe’ isimli oyunlarımızı yine aynı korku çemberi içerisinde meydanlarda sergiledik. Bütün bunların sonucunda Üniversite Yönetimi tarafından “Siyasi içerikli oyun oynamak”, “adliye binasından Sınırsızlık meydanına yürüyerek gitmek”, “Üniversiteyi eleştiren basın açıklamasına katılmak”, “ideolojik halay çekmek” ve hatta orada olmadığımız halde okulda düzenlenen Nevruz kutlamalarına katılmak gibi suçlamalardan soruşturmalara maruz kaldık.  

      Yine bu senenin başında bir kafeyi basan ve içerde bulunan herkesi gözaltına alan emniyet mensupları gözaltına aldıkları kişiler üzerinde fiziksel şiddet uygulamış Duvar Sahnesi oyuncusu olan arkadaşımızın kafasına copla vurarak “tiyatro yapmak neymiş gördün mü?”, “bir daha tiyatro yapacak mısın?” diyerek tehdit etmişti.  

      Ve en son 14 Şubat 2008 Perşembe günü Hrant Dink anısına onun son yazısından alıntılarla bir oyun hazırladık ve sınırsızlık Meydanı’nda oynamak istedik fakat meydan tiyatro izleyicisinden çok dört bir yanımızı sarmış 100’e yakın polisle doluydu. ‘Oyun oynamak için izin almanız gerekir, oynarsanız suç işlemiş olursunuz, siz bilirsiniz, derhal işlem başlatırız, tutuklanırsınız’ diyerek engel oldular.  

      Bütün bu fiziksel ya da simgesel saldırıların yanı sıra birçok imkânsızlıkla da baş etmek zorunda kalıyoruz. Çalışmalarımızı tiyatroya yakışan bir şekilde yapabileceğimiz, oyunlarımızı sergileyebileceğimiz salonlar bulmakta güçlük çekiyoruz. Bütün bu imkânsızlıklar içinde köy çocuklarına oyun götürmeye çalışıyoruz, bütün bu olumsuzluklara oyunlarımız ve seyircilerimizden aldığımız güçle, çocukların gözlerindeki parıltılarla ve sevinç çığlıklarıyla karşı çıkmaya çalışıyoruz ve diyoruz ki; ‘Her zaman her yerde ve özgürce tiyatro’ .

 

         Duvar Sahnesi

                                                                                                                 ( 21.02.2008 )

Muğla' da 8 Mart

Perşembe, Nisan 10, 2008 · Kategori: Tiyatro

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü etkinliklerinde, Dario FO nun "Bağırıyorum ! Ben Ulrike Meinhof" isimli eserini, Konakaltı Kültür Merkez'inde sergiledik.
_MG_9970C
Dünya Emekçi Kadınlar gününe ithaf edilen oyunumuz aracılığıyla,
Emekçi Kadınlarımızın Gününü Kutluyoruz.

Röportaj: Evrensel Kent "Muğla"

Perşembe, Nisan 10, 2008 ·


—Neden böyle bir gereksinim vardı Muğla’da

 

Muğla da bu gün sekiz tane tiyatro topluluğu var nüfusa oranla düşündüğümüzde kırk bin nüfusu olan bir şehre göre fazla ve güzel bir rakamdır. Ama eksik olan bir şeyler vardı, insanlara sunulan üretimlerden kaynaklı insanlarda sanatı lüks salonlara kapatılmış bir obje olarak görüyordu, tabiî ki bizim sanat anlayışımızla taban tabana zıt bir anlayıştı eğer insanlara alternatif sunulmazsa bu olgu hep böyle kalacaktı. Amatörlük kavramı bir türlü anlaşılamıyordu bazı kurumsal tiyatro toplulukları günümüz popüler kültürün den de kaynaklı birkaç oyun sergiledikten sonra oyuncularda ciddi bir kimlik değişmesi gözlemleniyordu bunun sebebi de Latince “amat” kelimesinden türeyen yani “sevgi”  sevgiyle yapılan anlamına gelen amatör kelimesinin anlaşılmamasıydı. Muğla da ilk MBŞT (Muğla Belediyesi Şehir Tiyatrosu) bunu çok güzel yaşatmıştı, daha sonra kurulan Muğla Yaşam Sahnesi de bunun somut örneklerindendi Tiyatronun sadece bir yıl boyunca bir oyuna hazırlık yapılıp oyun sergilendikten sonra tatile giren ve tekrar yeni sezonda yeni bir oyuna hazırlanan bir topluluk işi olmadığını gösterdi.  Şuan var olmayan Yaşam sahnesinde ve daha sonrada MBŞT de daha önce bulunmuş arkadaşlarla Duvar Sahnesi Örülmeye başlandı. Popüler kültüre karşı bir duvar örülmesi ve o eski samimi kültürün yaşatılması gerektiğine inandığımız için, böyle bir gereksinimde birçok kişi tarafından hissediliyordu.

 

—Diğer topluluklar ne yapıyordu Sizin farkınız ne?

 

            Var olan diğer topluluklar da kendi düşünceleri doğrultusunda tutarlı ve iyi bir şekilde üretiyorlardı, Duvar Sahnesinin kurulduğu dönemle birlikte birkaç grupta kurulmuştu, onlarda aynı şekilde çalışıp üretimlerine devam ediyorlardı. Bizi diğer topluluklardan ayıran tabiî ki bazı özellikler vardı, politik ve muhalif olmamız son derece yeterli bir farktı ve Yönetmensiz bir tiyatro topluluğuyuz buda iyi bir ekip çalışması isteyen bir yöntemdir. Muğla da ki ve Türkiye gündemindeki olayları gerek Sahneye gerek Başka etkinliklere bazen Sokağa taşıyoruz, Muğla sokak tiyatrosuyla ilk defa tanışıyordu buda en büyük eksikliklerden biriydi.

 

—Ne tür etkinlikler yapıyorsunuz?

           

İlk olarak Geçtiğimiz yıl gene kendi üretimimiz olan Nazım Hikmet’e ithafen “DAVET” isimli bir mizansen hazırladık. Nazım bizim için çok önemliydi o yüzden ilk üretimin onunla olması hem bizim bakış açımızı ve sahiplendiğimiz olguları da ortaya koyacaktı, o yüzden önemi büyüktü bizim için. Bu üretimde Sadece Duvar Sahnesi olarak değil Muğla’da uzun süredir var olan toplumcu sanatı savunan Müzik grubu Grup Anadolu ve MUSANDER (Muğla Sanat Severler Derneği) ile birlikte kolektif bir çalışmanın ürünü oldu, daha sonrasında, farklı üretimler, köylerde çocuk oyunları ve sokak oyunları. Tabi duvarın diğer tuğlaları olan Fotoğraf ve Film Atölyeleri de üretimlerine başlayarak, etkinliklerine devam ediyor. Dolayısıyla sadece tiyatro olarak değil Fotoğraf sergisi ve atölye çalışmaları, Kısa film ve belgesel çalışmalarımızla da etkinliklerimizi genişletiyoruz.

 

 

—Kaç kişi katılıyorsunuz?

 

            Tiyatro, Fotoğraf, Film ve Fanzin çalışmalarımızla toplam yirmi beşin üzerinde arkadaşla katılıyoruz.

 

—Fotoğrafçılık ve Film atölyesi neler yapıyor?

 

            Fotoğraf atölyesi ilk çalışmalarına yetersizde olsa geçen sene başlamıştı ve yaz sonunda ilk üretimlerimizi “Bakış Açısı” adında sergilemiştik şuanda online olarak bu sergiyi web sitesi üzerinden yayınlıyoruz. Bu seneki ilk üretimi de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü için Hazırlanan ağrılıklı Muğla olan ama Türkiye nin farklı bölgelerinden de fotoğrafların olduğu “Çalışan Kadınlar” adlı fotoğraf sergimizi iki defa sergiledik.  Temel Fotoğrafçılık eğitim çalışmaları da devam ediyor. Fotoğraf la insanlara bakış açısı kazandırmaya çalışıyoruz insanların görmek istemedikleri ve görmemezlikten geldiği durumları olayları ve anları yakalayıp insanlara göstermeye çalışıyoruz, bu tür bir çalışmada Muğla Üniversitesi bünyesi dışında Kentte ilk defa yapılıyor.

            Film Atölyesi de Geçtiğimiz sene İlk üretim ve Çalışmalarına başladı Nuri Kurtcebenin Çizdiği Kuvayi Milliye Destanın  “Büyük Taarruz” bölümünü ve Nazımın Kendi ses kayıtlarıyla birleştirerek, sinematografik bir çalışmayla ilk etkinliğimiz yapmıştık, daha sonrasında bir deneysel ve belgesel çalışmamız oldu Belgesel çekimleri halen devam ediyor Nisan ayı içerisinde bitmiş olacak. Yine yanı ay içinde başka bir kısa film çalışmalarına başlıyoruz, Yaz ayları başında da geçen sene proje olarak hazırladığımız Hasan Hüseyin Belgeseline başlamayı planlıyoruz.

 

—Bitecek olan Belgeselden Bahseder misin?

 

            Belgesel Muğla’da 150 yıllık bir geçmişi olan tütün emekçiliği ve bu kültür üzerine bir çalışma tütün üretimin dış politikalar nedeniyle durdurulması ve Muğla üzerindeki etkisini göstermeye çalışıyoruz.

 

— Muğla Duvar Sahnesi Nasıl bir boşluk dolduruyor?

 

            Daha öncede bahsettiğimiz gibi geçmiş yıllardaki o samimi kültürün yerini artık benciliğin ve anlayışsızlığın alması bizi rahatsız ediyordu, ama şimdi o eski kültürün tekrar filizlendiğini görmek bizi çok mutlu ediyor amacımıza bir nebze de olsa ulaştığımızı gösteriyor bu durum.  Bizler sadece sosyal faaliyet yapmanın derdinde olan insanlar değil, Bir kültür yaratma çabasında olan insanlarız.

           

                                                                                                        (2007)

Hayatın Neresindeyiz?

Perşembe, Nisan 10, 2008 ·

                               

            Biz tiyatrocular, şöyle kafamızı kaldırıp ta bir bakalım çevremize, ülkemize, dünyaya. Nasıl bir şehirde yaşıyoruz? Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Ne yapmak istiyoruz? Nasıl bir sokakta, nasıl insanlarla yaşamlarımızı paylaşıyoruz? Ne kadar girebiliyor yaşamlarımızın içerisine onlar? Ya da ne kadar biz onların yaşamlarının içerisine girip onları anlayabiliyor onlarla yaşamlarımızı paylaşabiliyoruz? Kimlere sanatçı deniyor bu ülkede? Bu sorular kuşkusuz tiyatroyla uğraşan herkesin sorması gereken sorulardır. Çünkü bizler, yaşadığımız toplumun her alanını özümseyip, gözlemleyerek, o topluma ayna tutması gereken kişileriz… İnsanlar öldürülüyor sırf düşünceleri yüzünden, sırf genelden farklı düşünüyorlar diye. Sonra öldürenlere methiyeler düzülüyor. Kahraman seviyesine çıkartılıyor ve uğruna şarkılar yakılıyor. Barbarlığın ve faşizmin sınırlarını zorlayan bu insanlar yıllardır ellerinde mikrofon beyinlerimizi tırmalıyor ve sanatçı olarak yutturulmaya çalışılıyor.

 

Nicedir biliyoruz bir damlanın okyanuslar oluşturduğunu. Oysa öyle çok ki yaşamlarımızda hani derya içinde olup ta deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf yaradılışlı varlıklar. Ve demiş ki Nazım; bu dünyada bu zulüm senin sayende, yani derya içinde olup deryayı bilmeyen balıklar yüzünden.

 

Biz, Duvar Sahnesi olarak sanatın toplumu dönüştürücü gücüne olan inancımızla ve okyanusu tümüyle kucaklayarak çıktık yola 2005 senesinde. Yaşadığımız şehirde tiyatro kişilerin kendi çıkarına hizmet eden ve insanların egolarını tatmin etmeleri için bir araçtan öteye gidemeyen bir boş zaman etkinliği haline getirilmişti. Biz tiyatronun insanlar üzerinde nasıl güzel etkiler bırakabildiğinin farkında olduğumuz ve onu politik bir tavır alış olarak gördüğümüz için duvar sahnesi olarak Muğla’ya bir alternatif sunulması gerektiğini biliyorduk. Çünkü sadece Muğla değil, Türkiye’nin geneli bir körleşme içindeydi; burnumuzun dibindeki savaşı görüyor ama sesimizi çıkarmıyorduk, topraklarımız yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor, devletin elindeki neredeyse bütün kurumlar özelleştiriliyor, işsizlik hızla artıyor, açlık sınırı gitgide yükseliyor, biz sadece seyrediyorduk, seyrediyoruz. Yani çürümeye, uyuşturulmaya, yozlaşmaya karşı bir “duvar” bizimkisi. Fakat bu düzen her yapıyı kendi tekeline almaya çalıştığı gibi doğal olarak toplumcu gerçekçi sanatın önünde bir engel oluşturup onu da kendi ağına çekmeyi hedefliyor ve bu sayede özgür düşüncenin yayılmasını engelleyip, bizi bir kalıba sokmak istiyor: “Aman kimse uyanmasın!”

 

Dedik ya farkındayız; geçtiğimiz sene Yatağan’daydık, ölüm uykusuna yatmış insanların şehrinde. Her gün insanlar ölüyordu sessiz bir şekilde. Sessiz çığlıklar yükseliyordu yalnızca, ama onları duyan var mıydı? Yatağan’dan yükselen çığlıkları kim duyuyordu? Kara bir örtü kaplamıştı Yatağan’ın üstünü. Derler ki; zamanın birinde Suriye kralı Selevkos’un oğlu, üvey annesine aşık olur ve bunu da babasına söyleyemediği için kederinden hasta olur, yataklara düşer. Selevkos’da oğlunun içler acısı durumunu görür ve zamanın bütün ünlü hekimlerini getirerek oğlunu iyileştirmeye çalışır ama başarılı olamaz. Sonunda oğlunun üvey annesine aşık olduğunu anlar ve ölmek üzere olan oğlu için çok sevdiği karısını feda eder; Stratonikea’yı oğluna verir. Şu anda Yatağan termik santrali küllerinin arasında kalan Stratonikea antik kentini kurdurur. O zaman bu zaman Stratonikea şehri aşk ve güzellik şehri olarak anılmaya başlar. Zaman geçer çağlar değişir ama bu sefer hikaye tersine döner bu sefer kral yani devlet, çocuklarının ölümünü engellemek için termik santrali feda etmez. Ve insanlar birer birer yaşamlarını yitirmeye başlar. Kara bir örtü kaplar Stratonikea’nın, yani Yatağan’nın üstünü. Peki, sessiz mi kalacaktık insanlarımızın çocuklarımızın ölümüne. Sessiz kalmadık. Yatağan sokaklarındaydık ‘Kara Örtü’ isimli oyunumuzla ve bağırdık hep bir ağızdan bu kara örtüyü kaldırmak için. Onların çığlığı bizim çığlığımız oldu.

 

Köy çocuklarıyla kucaklaştık, birlikte oyunlar oynadık, şarkılar söyledik. Birlikte temiz bir dünya düşledik. ‘Renkler Ülkesi Temiz Bir Dünya İstiyor’ isimli oyunumuzu oynadık. Muğla’da ilk defa sokaklara çıktık sokak oyunlarımızı oynadık. Tabi bütün bunlar da birçok insanı rahatsız etti hakkımızda birçok gerekçeyle üniversite yönetimince soruşturmalar açıldı. ’12 Eylülü anlatan siyasi içerikli tiyatro oyunu oynamaktan, halay çekmekten, basın açıklamasına katılmaktan’ hakkımızda soruşturma açıldı. Gülüp geçtik kimi zaman bütün bu olanlara ama durmadık devam ettik bütün bu yozlaşmanın önüne duvarımızı örmeye.

 

            Bu sene perdelerimizi aynı 3 sene önce olduğu gibi ışığını hiç kaybetmediğimiz ve okyanusun geçilmesi için kürekleri olanca gücüyle çeken Nazımla açtık. Kendi yazdığımız “Bir Memleket Destanı” isimli oyun Nazım Hikmet’in yaşamını, Anadolu’ya gelişini, sürgün yıllarını anlatan şiirleriyle beslenen bir portre çiziyor ve zamanında nasıl sanatına engel olunmaya çalışıldıysa, günümüzde de bu zihniyetten pek de farklı olmayan bir şekilde şiirlerinin internet üzerinden ulaşımını engellemeye çalışan tekelci sermayeye karşı verilen mücadeleyi anlatıyor...

                                                                                                                      (2007)

« Önceki :: Sonraki »